Kahinler, kehanetler, kediler – I
Kahinlerden ve kehanetlerden konuşulan günlerin içinden geçerken, henüz yayınlanmamış olan 3. kitabımdan bir alıntı yapmanın tam zamanı.
“Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir ülkede yaşlı bir kahin varmış. Tüm yaşamı boyunca isabetli öngörüleriyle büyük saygınlık kazanan kahin halka fazla karışmaz, köyün bir kaç kilometre uzağındaki bir mağarada tek başına yaşarmış. Bir gün, alışveriş için indiği köy meydanında kahine rastlayan bir köylü, kahinin yüzünün asık, canının sıkkın olduğunu farketmiş ve bunun nedenini sormuş. Kahin, kısa bir sessizliğin ardından, “Yarın güneş doğmayacak” demiş. Onyıllardır bolluk zamanlarından, kıtlık zamanlarına, savaşlardan, hastalık salgınlarına pek çok dramatik olayı doğru tahmin etmiş olan kahinin sözleri bir anda kulaktan kulağa yayılmaya başlamış. Kıyamet gününün geldiğini duyan köy halkı, tüm günahlarından arınabilmek için dünyevi nesi var nesi yoksa satıp savmaya, yoksullara, gariplere bağışlamaya başlamış. Herkes tapınaklara koşmuş, yaşamları boyunca işledikleri günahlardan ötürü Tanrı’dan af dilemeye koyulmuş. Hava kararıp gece olduğunda kıyamet saatini beklemek üzere tapınağa doluşan köy halkı, korku ve umutsuzlukla sabahı beklemeye başlamış. Saatler geçip de şafak vakti gelince, tapınağın kapısından çobanın sesi duyulmuş: “Ey ahali, güneş doğuyor!” Herkes birbiriyle kucaklaşır, sevinç şarkıları söylerken kalabalıktan öfkeli bir ses yükselmiş: “İyi de, neyimiz var neyimiz yok hepsini sattık, savdık ve yoksullara bağışladık. Artık elimizde avucumuzda hiç bir şey kalmadı !” Sevinç şarkıları kısa zamanda yerini öfkeye bırakmış, köy halkı balta, kazma, eline ne geçirdiyse kendilerini yanıltan kahini cezalandırmak üzere dağa yönelmiş. Mağaranın kapısına geldiklerinde içeriye yönelen kalabalık önce derin bir sessizlikle, sonra da güneş doğmadan bir kaç saat önce ölmüş olan kahinin ceseti ile karşılaşmış.
Bilimkurgunun büyük yazarlarından Philip K. Dick hemen hemen tüm roman ve öykülerinde hep aynı soruyu sorar: Gerçek nedir? Mutlak ve değişmez bir gerçek var mıdır? Gerçek psikolojik olarak sağlıklı bir bireyin algıladığı mıdır, yoksa bir şizofrenin algıladığı mı? Yoksa gerçek, kişiden kişiye değişen bir şey midir?
Schrödinger’in kedisini pek çoğumuz duymuşuzdur. Çelikten bir bölmeye hapsedilmiş bir kedi düşünün. Bölmede kedinin temas etmesi mümkün olmayan bir cihaz olsun. Bir Geiger sayacının içine yerleştirilmiş çok küçük bir radyoaktif element düşünün, bu element o kadar küçük miktarda ki, bir saat içinde atomlarından biri yarılanabilir de, yarılanmayabilir de. Olasılıklar tamamen eşit. Eğer bu radyoaktif elementin bir atomu yarılanırsa, sayaç bu yarılanmayı tespit edecek ve bir mekanizmayı harekete geçirecek. Harekete geçen mekanizma bir çekici serbest bırakacak ve çekiç de içinde zehirli bir gaz bulunan bir tüpü parçalayacak. Parçalanan tüpten püskürecek zehirli gaz, kedinin içinde bulunduğu çelik bölmeye dolacak ve dolayısıyla kedi ölecek. Soru: Bu mekanizmayı kurdunuz ve kediyi de bölmeye kapattınız. Aradan bir saat geçti. Sizce kedi öldü mü, yoksa hala yaşıyor mu? Yoksa, kedi hem canlı, hem de ölü mü?
Biliyorum kafanız karıştı ve bu kafa karışıklığı sizin suçunuz değil. Çünkü bu, kuantum fiziğinin ortaya çıkarttığı acaipliklerden sadece bir tanesi. Kedinin yaşamı bir tek atomun yarılanmasına bağlı ve bir saat içinde bir tek atom yarılanabilir de, yarılanmayabilir de. Dışarıdan bakan gözlemci, bir tek atomun yarılanıp, yarılanmadığını bilemeyeceği için, kedinin ölüp ölmediğini de bilemez. Herhangi bir deneyde, hiç bir radyoaktif atom yarılanmayacak. Dolayısıyla gözlemci kedinin çelik bölmeden sağ salim çıktığını görerek, kedinin her zaman yaşayacağını söyleyebilir. Başka bir deneyde bir atom yarılanacak, geiger sayacı bu yarılanmayı kaydedecek ve mekanizma harekete geçecek, dolayısıyla kedi ölecek. Bu deneyi gözlemleyen biri de çıkıp, kedinin her zaman öleceğini söyleyebilir.
Oysa bakın kuantum fiziği ne diyor: Kedi hem canlıdır, hem de ölü. Biraz karışık değil mi? Çok haklısınız. Önce kuantum fiziğinin teorik olarak ne söylediğine bakalım: Kuantum teorisi bize, mikroskobik yapıda neler olup bittiğini söyler. Bu bazen, bizim makro yapıda gözlemlediğimizle çelişir. Buna Gözlemcinin Paradoksu veya Kuantum belirsizliği deniyor, yani, gözlemin veya ölçümün kendisi sonucu da etkiler, öyle ki hiç bir gözlem yapılmamış olsaydı sonucun ne olacağı da bilinemezdi. Schrödinger’in kedisindeki geiger sayacını hatırlayın, sayaç bir tek atom bile radyoaktif olarak yarılanırsa bir mekanizmayı harekete geçirecekti. O halde kedinin yaşamı, aslında atoma değil, Geiger sayacının gözlemlerine bağlıydı.
Kuantum fiziğinin şaşırtıcı sonuçlarından biri de şu: Bir tek partikül, aynı anda birden fazla konumda olabilir (Ya da birden fazla konumda olarak gözlemlenebilir) Şimdi aynı soruyu tekrar soralım; Sizce kedi yaşıyor mu yoksa ölü mü?
Belki siz de bütün bu gariplikleri 1935 yılında ortaya atan Erwin Schrödinger’in yıllarca sonra düşündüğü gibi düşünüyorsunuz: “Keşke şu lanet kediyi hiç tanımamış olsaydım !”
Amacım “gerçek nedir?”i tartışmak değil, sadece gerçeğin farklı algılarının olabileceğini hatırlatmak. Sanırım, “2009 ve sonrasında bizi neler bekliyor” sorusunun yanıtı da burada ve bu sorunun yanıtı da mutlak bir bakışın reddinden geçiyor.
2009 ve sonrasında bizi nelerin beklediği sorusunun yanıtı, sosyonomi disiplinine göre negatif duygusal trendlerin baskın olduğu, zor ve sıkıntılı bir dönem. Bu dönemde kişisel talihiniz ise tamamen sizin bakış açınıza ve konumunuza bağlı. Çünkü unutmayalım, güneş her sabah, herkes için doğmayabiliyor !”
Devam edecek …

